Neden Bize Tanıdık Gelen İnsanları Seçeriz?
Hayatımıza aldığımız insanları kendi özgür irademizle seçtiğimizi düşünürüz.
En yakın arkadaşımızı, bize iyi geldiği için seçmişizdir. Partnerimize, onda özel bir şey gördüğümüz için âşık olmuşuzdur.
Bunlar elbette doğrudur.
Ama psikoloji bize şunu da söyler: Seçimlerimiz yalnızca bugünün zevklerinden, tesadüflerden ya da bilinçli kararlarımızdan oluşmaz. Bazen bize yakın gelen insanlar, geçmişimizdeki bazı duyguları, ilişki biçimlerini ve tanıdık atmosferleri de harekete geçirir.
Bu nedenle şu sorular önemlidir:
Neden bazı insanlara çok hızlı yakınlık duyarız?
Neden bazı karakterlere tekrar tekrar çekiliriz?
Neden hem partnerimizde hem de en yakın arkadaşımızda benzer ilişki dinamikleri yaşayabiliriz?
Ve neden bazen bize iyi gelmeyen insanlar bile çok “tanıdık” gelir?
Romantik partner ve en yakın arkadaş seçimi, birbirinden tamamen bağımsız iki alan gibi görünür. Oysa her ikisi de yakınlık, güven, bağlılık, sınır, sadakat ve terk edilme gibi temel duygusal temalarla ilgilidir.
Bu yazıda, ilişki seçimlerimizin arkasındaki bazı görünmez bağlara bakacağız: bağlanma stilleri, içsel çalışma modelleri, aile mitleri, babayla ilişki, kuşaklar arası aktarımlar ve geçmişten bugüne taşınan tanıdık ilişki senaryoları.
Ama en baştan önemli bir not düşelim:
Geçmişimiz bizi etkiler, ama kaderimizi tek başına belirlemez.
Farkındalık, insanı geçmişin pasif taşıyıcısı olmaktan çıkarır. Kendi ilişki hikâyesinin daha bilinçli bir öznesi haline getirir.
1. İçsel Çalışma Modeli: Zihnimizdeki İlişki Haritası
Bağlanma kuramına göre çocuklukta bakım verenlerle kurduğumuz ilişki, zihnimizde yakınlıkla ilgili bazı temel beklentiler oluşturur. Buna “içsel çalışma modeli” denir.
Bu model, kişinin kendisi ve başkaları hakkında geliştirdiği duygusal bir harita gibidir.
Bu harita bize şunları fısıldar:
“Ben sevilmeye değer miyim?”
“İhtiyaç duyduğumda biri yanımda olur mu?”
“Yakınlık güvenli midir?”
“Birine bağlanırsam özgürlüğümü kaybeder miyim?”
“Uzaklaşan biri geri döner mi, yoksa terk mi eder?”
Bu soruların yanıtları çoğu zaman çocuklukta başlar; ama yetişkinlikte romantik ilişkilerde, yakın dostluklarda ve hatta iş ilişkilerinde bile etkisini sürdürebilir.
İlginç olan şudur: İçsel çalışma modelimizi yalnızca romantik partner seçerken kullanmayız. En yakın arkadaşlarımızla kurduğumuz ilişkilerde de benzer beklentiler devreye girebilir.
Yani partnerinizle yaşadığınız bazı duygusal döngüler, en yakın arkadaşınızla olan ilişkinizde de benzer biçimde ortaya çıkabilir.
Örneğin bir kişi romantik ilişkisinde sürekli terk edilme korkusu yaşıyorsa, en yakın arkadaşının geciken mesajını da benzer biçimde tehdit olarak algılayabilir. Ya da partnerine fazla yaklaşınca bunalan biri, dostluklarında da çok yoğun duygusal talepler karşısında geri çekilebilir.
Bu, “partnerimiz ve en yakın arkadaşımız aynıdır” anlamına gelmez.
Ama yakın ilişkilerde kullandığımız duygusal haritanın benzer olduğunu gösterir.
2. Bağlanma Stilleri: Aşkta ve Dostlukta Tekrar Eden Duygusal Döngüler
Bağlanma stilleri, yakın ilişkilerde nasıl bağ kurduğumuzu anlamak için güçlü bir çerçeve sunar. Bu stiller yalnızca romantik ilişkilerde değil, yakın arkadaşlıklarda da kendini gösterebilir.
Güvenli bağlanma
Güvenli bağlanan kişiler hem yakınlıktan hem de bireysellikten korkmazlar. Sevdikleri insanlara ihtiyaç duyabilirler; ama bu ihtiyaç onları çaresiz hissettirmez. Kendi duygularını ifade edebilir, karşı tarafın duygularını da tehdit gibi algılamadan dinleyebilirler.
Bu kişiler için ilişki bir savaş alanı değil, güvenli bir temas alanıdır.
Romantik ilişkilerinde de dostluklarında da şunu hissettirebilirler:
“Buradayım.”
“Seni duyuyorum.”
“Farklı düşünebiliriz ama bağımız hemen kopmak zorunda değil.”
Güvenli bağlanma, ilişkilere bir tür duygusal denge getirir. Güvenli bağlanan bir kişi, kaygılı ya da kaçıngan tepkileri olan bir partnerin veya arkadaşın duygusal dalgalanmalarını bazen daha sakin karşılayabilir. Buna literatürde “partner buffering”, yani partnerin güvensiz bağlanma tepkilerini tamponlayabilmesi denir.
Bu, bir kişinin diğerini sürekli taşıması gerektiği anlamına gelmez. Sağlıklı ilişkide kimse diğerinin terapisti olmak zorunda değildir. Ancak tutarlı, duyarlı ve güven veren bir ilişki deneyimi, zamanla daha güvenli bağlar kurmaya yardımcı olabilir.
Kaygılı bağlanma
Kaygılı bağlanan kişiler için yakınlık çok değerlidir; ama aynı zamanda kırılgandır. Partnerin ya da en yakın arkadaşın mesafesi, kolaylıkla terk edilme korkusunu tetikleyebilir.
Geç cevaplanan bir mesaj, kısa yazılmış bir yanıt, plan iptali ya da karşı tarafın yorgun görünmesi şu düşünceleri başlatabilir:
“Benden uzaklaşıyor.”
“Artık eskisi gibi sevmiyor.”
“Bir şey oldu ama söylemiyor.”
“Benim yerime başka birini mi koydu?”
Bu kişiler çoğu zaman daha fazla güvence ister. Daha çok konuşmak, daha çok açıklama almak, daha sık temas kurmak isterler. Ancak bu yoğun güvence arayışı, bazen karşı tarafı yorabilir ve uzaklaştırabilir.
Böylece tanıdık bir döngü başlar:
Biri yaklaşmak ister.
Diğeri bunaldığı için geri çekilir.
Geri çekilme, ilk kişinin kaygısını artırır.
Kaygı arttıkça takip etme, sorgulama ve onay isteme artar.
Bu da diğerini daha fazla uzaklaştırır.
Bu döngü romantik ilişkilerde de yakın arkadaşlıklarda da görülebilir.
Kaçıngan bağlanma
Kaçıngan bağlanan kişiler için yakınlık bazen özgürlük kaybı gibi hissedilebilir. Sevilmek isterler ama çok fazla duygusal talep karşısında bunalmaya başlayabilirler.
Bu kişiler stres anında yakınlaşmak yerine geri çekilebilir.
Konuşmak yerine susabilir.
Destek istemek yerine kendi başına çözmeye çalışabilir.
Partneri ya da arkadaşı duygusal temas istediğinde, bunu baskı gibi algılayabilir.
Kaçıngan bağlanan kişi için mesafe çoğu zaman bir soğukluk değil, kendini düzenleme biçimidir. Ancak karşı taraf bunu kolaylıkla reddedilme veya değersizleştirilme olarak yaşayabilir.
Bu nedenle kaçıngan ve kaygılı bağlanma örüntüleri bir araya geldiğinde, ilişkide güçlü bir “kovalama-geri çekilme” döngüsü oluşabilir.
Biri temas ister.
Diğeri mesafe ister.
Biri “Beni sevmiyorsun” der.
Diğeri “Beni boğuyorsun” diye hisseder.
Aslında ikisi de çoğu zaman aynı şeyi ister:
Güvende hissetmek.
Ama güvene ulaşma yolları farklıdır.
3. Aile Mitleri: İlişkilere Dair Yazılı Olmayan Kurallar
Ailemizden yalnızca genlerimizi, soyadımızı ya da bazı alışkanlıklarımızı almayız. Aynı zamanda ilişkilere dair yazılı olmayan kurallar da öğreniriz.
Bu kurallar çoğu zaman açıkça söylenmez. Ama evin içinde yaşanır, tekrarlanır, normal kabul edilir.
Bazı ailelerde şu mesaj güçlüdür:
“Kadın fedakâr olmalıdır.”
“Erkek duygusunu belli etmez.”
“Aile sırları dışarı çıkmaz.”
“Evlilikte sorun konuşulmaz, idare edilir.”
“Güçlü insan ihtiyaç duymaz.”
“Sevgi varsa kıskançlık da olur.”
“Çocuklar anne babanın yükünü taşır.”
“Yakınlık demek kendinden vazgeçmek demektir.”
Bu tür aile mitleri, romantik partner seçimimizi olduğu kadar yakın arkadaşlıklarımızı da etkileyebilir.
Örneğin fedakârlığın çok yüceltildiği bir ailede büyüyen kişi, yetişkinlikte sürekli alan, ama çok az veren insanlara çekilebilir. Çünkü kendi değerini “ne kadar katlandığı” üzerinden hissetmeye alışmış olabilir.
Duyguların zayıflık sayıldığı bir ailede büyüyen biri, duygusal olarak erişilmez ama güçlü görünen kişileri çekici bulabilir. Hem partnerinde hem de yakın çevresinde “soğukkanlı”, “mesafeli”, “zor açılan” insanlara yönelebilir.
Aile sırlarının çok olduğu bir evde büyüyen kişi ise şeffaf ilişkiler karşısında garip bir huzursuzluk yaşayabilir. Açık iletişim ona güvenli değil, tehlikeli gelebilir. Çünkü çocukken öğrendiği şey şudur: Bazı şeyler konuşulmaz.
Burada sorun, ailenin bize bir şey öğretmiş olması değildir. Her aile bir ilişki kültürü aktarır.
Asıl mesele şudur:
Bugün kurduğumuz ilişkilerde hâlâ o eski kurallarla mı yaşıyoruz?
4. Babanın Rolü: Tanıdıklık, Güven ve İlk İlişki Standardı
Baba figürü, özellikle kız çocuklarının ileride erkeklerle kurduğu ilişkilerde önemli bir iç model oluşturabilir. Bu etki tek başına belirleyici değildir; anneyle ilişki, diğer bakım verenler, kültür, kişilik, yaşam deneyimleri ve sonraki ilişkiler de bu sürecin parçasıdır.
Yine de babayla kurulan ilişkinin, romantik partner seçiminde ve karşı cinse dair beklentilerde özel bir yeri olabilir.
Araştırmalar, babasından daha fazla destek gördüğünü ve babasının annesine daha olumlu davrandığını bildiren kadınların, yetişkinlikte babalarını hatırlatan özelliklere sahip partnerlere daha fazla çekim duyabildiklerini göstermektedir.
Bu bulgu basitçe “kadınlar babasına benzeyen erkekleri seçer” anlamına gelmez. Daha doğru ifade şudur:
Baba figürü güvenli, destekleyici ve saygılı bir ilişki modeli sunduysa, ona benzeyen özellikler yetişkinlikte tanıdık ve güvenli hissedilebilir.
Bir çocuk babasının annesine saygılı davrandığını, çatışmada aşağılayıcı olmadığını, evde duygusal olarak ulaşılabilir olduğunu ve kendisini desteklediğini görerek büyüdüyse, bu deneyim zihninde bir ilişki standardı oluşturabilir.
Yetişkinlikte şu tür özellikleri doğal olarak daha değerli bulabilir:
Tutarlılık.
Saygı.
Koruyuculuk.
Duygusal ulaşılabilirlik.
Sakin güç.
Sorumluluk alma.
Bu durumda babaya benzeyen birini seçmek patolojik bir tekrar değil, güvenli bir modelin izini takip etmek olabilir.
Fakat baba figürü mesafeli, değersizleştirici, öfkeli, tutarsız ya da duygusal olarak ulaşılamaz biriyse, yetişkinlikte benzer kişilere çekilmek daha karmaşık bir anlam taşıyabilir. Kişi bazen iyileştiremediği eski ilişkiyi yeni bir ilişkide tamamlama çabasına girebilir.
Bu noktada önemli ayrım şudur:
Bir kişi bize iyi geldiği için mi tanıdık geliyor?
Yoksa sadece tanıdık geldiği için mi iyi zannediyoruz?
Bu iki durum birbirinden çok farklıdır.
5. Fiziksel Tanıdıklık: Yüz, Göz, Saç ve “Bildiğim İnsan” Hissi
Bazı araştırmalar, insanların partner seçiminde karşı cins ebeveynlerine benzeyen bazı fiziksel özelliklere yönelebileceğini düşündürür. Yüz biçimi, saç rengi, göz rengi ya da genel yaş izlenimi gibi özellikler, kişide tanıdık bir şema oluşturabilir.
Bu alanda “cinsel damgalama” ya da “sexual imprinting” kavramı kullanılır. Kavram, kişinin çocuklukta karşı cins ebeveynine dair bir algısal şema oluşturabileceğini ve yetişkinlikte bu şemaya benzeyen kişileri daha tanıdık bulabileceğini öne sürer.
Ancak bu konuyu dikkatli yorumlamak gerekir.
Bu, “mutlaka babanıza ya da annenize benzeyen birini seçersiniz” anlamına gelmez. İnsan ilişkileri bu kadar basit değildir. Kültür, kişilik, yaşam deneyimi, değerler, sosyal çevre, ilişki ihtiyaçları ve rastlantılar da seçimlerimizi etkiler.
Yine de bazı insanlar için fiziksel benzerlik, fark edilmesi zor bir tanıdıklık hissi yaratabilir.
Birinin bakışı, yüz ifadesi, saç rengi, ses tonu ya da duruşu bize “bildiğim biri” hissi verebilir. Bu his bazen güven verir. Bazen de bizi eski bir duygusal atmosfere çeker.
Bu nedenle fiziksel çekim yalnızca estetik bir mesele değildir. Bazen belleğin, bedenin ve geçmiş ilişki deneyimlerinin de içinde olduğu karmaşık bir süreçtir.
6. Psikogenealoji ve “Aile Şemsiyesi”: Üç Kuşaklık Sarkaç
Psikogenealoji, bireyin yaşadığı bazı duygusal ve ilişkisel örüntüleri aile ağacı içinde anlamaya çalışan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, partner seçimimizin yalnızca bugünkü isteklerimizle değil, aile tarihimizdeki tekrar eden temalarla da ilişkili olabileceğini öne sürer.
Alin Sebastian Godeanu’nun çalışmalarında yer alan “Family Umbrella”, yani “Aile Şemsiyesi” kavramı bu açıdan dikkat çekicidir.
Bu yaklaşıma göre, bazen ilişki seçimlerinde üç kuşaklık bir sarkaç hareketi görülebilir.
Birinci kuşakta, yani büyükbeveynlerde belirli bir ilişki modeli oluşur.
İkinci kuşak, yani anne baba kuşağı, bu modele tepki olarak tam tersi bir ilişki biçimine yönelebilir.
Üçüncü kuşak ise anne babasının modelini reddederken, farkında olmadan büyükbeveyn kuşağındaki eski modele yaklaşabilir.
Örneğin bir ailede büyükbaba çok mesafeli ve otoriter olabilir. Onun çocuğu, yani ikinci kuşak, bu modele tepki olarak aşırı uyumlu, çatışmadan kaçınan ya da kendini geri planda tutan bir ilişki kurabilir. Üçüncü kuşakta ise kişi, anne babasının bu aşırı uyumlu halini reddedip “ben böyle olmayacağım” derken, farkında olmadan yeniden otoriter, mesafeli ya da güçlü görünen figürlere çekilebilir.
Yani bazen kaçtığımız şeyin başka bir biçimine yakalanırız.
Bu durum kader değildir. Ama aile içindeki tekrar eden ilişki temalarını fark etmek için güçlü bir bakış açısı sunar.
Kişi şu soruları sorabilir:
Ailemde ilişkiler nasıl yaşanırdı?
Kimler fedakârdı, kimler karar verirdi?
Kim konuşurdu, kim susardı?
Kim öfkesini gösterirdi, kim içine atardı?
Kim terk ederdi, kim beklerdi?
Kim güçlü görünmek zorundaydı?
Kim görünmezdi?
Bu sorular, partner ve arkadaş seçimlerimizdeki bazı tekrarları anlamamıza yardımcı olabilir.
7. Kripto ve Hayalet: Konuşulmayan Aile Sırlarının İlişkilere Etkisi
Bazı ailelerde yalnızca yaşananlar değil, konuşulmayanlar da aktarılır.
Açıkça anlatılmayan kayıplar, utançlar, travmalar, dışlanmalar, aldatmalar, iflaslar, intiharlar, terk edilmeler ya da aile sırları; sonraki kuşakların duygusal atmosferinde iz bırakabilir.
Psikanalitik literatürde Nicolas Abraham ve Mária Torok’un kullandığı iki kavram bu durumu anlamak için dikkat çekicidir: “kripto” ve “hayalet”.
“Kripto”, aile içinde konuşulamayan, yas tutulamayan ya da açıkça temsil edilemeyen bir sırrın ruhsal olarak gömülü kalması anlamında kullanılır.
“Hayalet” ise bu gömülü sırrın sonraki kuşakların hayatında açıklanması zor korkular, tekrarlar, ilişkisel seçimler ya da duygusal tepkiler olarak ortaya çıkmasıdır.
Bu kavramları bilimsel bir yasa gibi değil, klinik ve psikanalitik bir metafor olarak düşünmek daha doğrudur.
Bazen bir kişi ilişkilerinde neden sürekli terk edilme korkusu yaşadığını anlamakta zorlanır. Kendi hayatında açık bir terk edilme öyküsü yoktur. Ama aile tarihinde konuşulmayan kayıplar, göçler, ayrılıklar ya da dışlanmalar olabilir.
Bazen kişi şeffaf, açık, sakin ilişkiler yerine gizemli, kapalı, ulaşılamaz kişilere çekilir. Çünkü aile sisteminde “konuşulmayan şeyler” normalleşmiştir.
Bazen de en yakın arkadaşlıkta bile aşırı sadakat, sır tutma, sorunları saklama ya da dışarıya hiçbir şey göstermeme temaları baskın olur.
Bu durumda kişi farkında olmadan aileden gelen bir duygusal görevi sürdürüyor olabilir:
“Sakla.”
“Belli etme.”
“Konuşma.”
“Dayan.”
“Aileyi koru.”
“Kimseye anlatma.”
Oysa sağlıklı ilişkiler yalnızca sadakatle değil, açıklıkla da kurulur.
8. “90 Gün Kuralı” ve İlişki Mitleri: Takvim mi, Farkındalık mı?
Popüler kültür ilişkiler için çok sayıda kural üretir. Bunlardan biri de “90 gün kuralı”dır. Bu kurala göre çiftlerin yakınlaşmak için belli bir süre beklemesi gerektiği söylenir.
Bu tür kurallar bazı kişiler için koruyucu olabilir. Özellikle hızlı bağlanan, kolay idealize eden, ilişkide kendini ihmal eden ya da karşı tarafı tanımadan çok fazla yatırım yapan kişiler için yavaşlamak gerçekten faydalı olabilir.
Ama burada belirleyici olan şey takvimin kendisi değildir.
Asıl önemli olan şudur:
Kişi kendini tanımak için mi yavaşlıyor?
Kendi sınırlarını korumak için mi bekliyor?
Karşı tarafla değer uyumunu görmek mi istiyor?
Yoksa yalnızca bir taktiği uygulayarak ilişkiyi kontrol etmeye mi çalışıyor?
Araştırmalar cinsel yakınlaşmanın zamanlamasıyla ilişki kalitesi arasında bazı bağlantılar olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bunu herkes için geçerli katı bir “şu kadar gün beklenmeli” kuralına dönüştürmek doğru değildir.
Çünkü sağlıklı ilişki yalnızca zamanlamayla kurulmaz.
Sağlıklı ilişki şunlarla kurulur:
Karşılıklı rıza.
Açık iletişim.
Sınırların tanınması.
Duygusal güvenlik.
Değer uyumu.
Birbirini tanımaya gerçek istek.
Kendi ihtiyaçlarını fark edebilme.
Bu nedenle mesele “90 gün beklemek” değil, “kendi duygusal hızını ve sınırlarını fark etmektir.
Bazı insanlar için beklemek sağlıklıdır.
Bazıları için ise beklemek, kendi duygularını bastırmanın başka bir yoluna dönüşebilir.
Kural ancak kişiyi kendine yaklaştırıyorsa işe yarar.
Kişiyi kendi ihtiyaçlarından uzaklaştırıyorsa, koruyucu değil kısıtlayıcı olabilir.
9. Seçimlerimizi Anlamak İçin Küçük Bir Kontrol Listesi
Romantik partnerinizi ve en yakın arkadaşınızı düşünün.
Bu kişileri seçerken yalnızca bugünkü ihtiyaçlarınız mı etkili oldu, yoksa geçmişten gelen tanıdık duygular da bu seçimde rol oynadı mı?
Aşağıdaki sorular kesin yanıtlar vermek için değil, farkındalık geliştirmek için kullanılabilir:
Mevcut partneriniz ya da en yakın arkadaşınız, karakter olarak anne, baba ya da ailedeki önemli bir figürü hatırlatıyor mu?
Bu kişiyle yaşadığınız duygu, geçmişte ailenizde sıkça yaşanan bir duyguya benziyor mu?
İlişkilerinizde sürekli aynı rolü mü üstleniyorsunuz: kurtaran, bekleyen, idare eden, susan, açıklama isteyen, terk edilmekten korkan ya da mesafe koyan kişi?
Yakın ilişkilerinizde “kovalama-geri çekilme” döngüsü sık yaşanıyor mu?
Ailenizde konuşulmayan konular, bugün ilişkilerinizde de konuşulamayan alanlara dönüşüyor mu?
Partneriniz ya da en yakın arkadaşınız size gerçekten iyi mi geliyor, yoksa yalnızca çok tanıdık mı geliyor?
İlişkilerinizde kendi ihtiyacınızı mı izliyorsunuz, yoksa aileden gelen görünmez bir sadakati mi sürdürüyorsunuz?
Yakınlık kurarken özgürleşiyor musunuz, yoksa kendinizden vazgeçiyor musunuz?
Bu soruların amacı suçlu bulmak değildir. Ne aileyi suçlamak, ne partneri suçlamak, ne de kendimizi yargılamak gerekir.
Ama tekrar eden döngüyü fark etmek önemlidir.
Çünkü fark edilmeyen tekrar, kader gibi yaşanır.
Fark edilen tekrar ise değişim ihtimaline dönüşür.
10. Sonuç: Tanıdık Olan Her Zaman Sağlıklı Değildir
Romantik partnerimizi ve en yakın arkadaşımızı seçerken yalnızca bugünkü zevklerimizle hareket etmeyiz. Çocuklukta öğrendiğimiz bağlanma biçimleri, aile içinde gördüğümüz ilişki modelleri, anne babamızın birbirine davranışı, aile mitleri, konuşulmayan sırlar ve kuşaklar arası aktarımlar seçimlerimize eşlik edebilir.
Bazı insanlar bize iyi geldiği için tanıdık gelir.
Bazıları ise yalnızca tanıdık geldiği için iyi gibi görünür.
Bu ikisini ayırt etmek, ilişkisel olgunlaşmanın en önemli adımlarından biridir.
Geçmişimizde güvenli, sıcak ve saygılı ilişki modelleri varsa, bunları bugünkü seçimlerimize taşımak güçlendirici olabilir. Ama geçmişteki kırılmalar, eksiklikler ve görünmez yükler bizi tekrar tekrar benzer zorlayıcı ilişkilere çekiyorsa, orada durup bakmak gerekir.
Şu soru çok değerlidir:
“Ben bu ilişkide gerçekten bugünkü ihtiyacımı mı seçiyorum, yoksa geçmişten gelen tanıdık bir duyguyu mu tekrar ediyorum?”
Bu soru, ilişkiyi bozmak için değil, ilişkiyi daha bilinçli yaşamak için sorulur.
Çünkü insan geçmişini fark ettiğinde, geçmişin otomatik etkisi azalmaya başlar.
Aileden gelen hikâye tamamen silinmez, ama yeniden yazılabilir.
Ve belki de gerçek özgürlük, hiç etkilenmemiş olmak değil;
neyden etkilendiğini fark ederek daha bilinçli seçimler yapabilmektir.
Kaynakça ve Okuma Önerileri
Bowlby, J. (1969/1982). Attachment and Loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.
Fraley, R. C., & Davis, K. E. (1997). Attachment Formation and Transfer in Young Adults’ Close Friendships and Romantic Relationships. Personal Relationships.
Hall, S. S. (2009). Paternal Influences on Daughters’ Heterosexual Relationship Socialization: Attachment Style and Disposition toward Marriage.
Bereczkei, T., Gyuris, P., & Weisfeld, G. E. (2004). Sexual Imprinting in Human Mate Choice. Proceedings of the Royal Society B.
Bereczkei, T., Hegedüs, G., & Hajnal, G. (2009). Facialmetric Similarities Mediate Mate Choice: Sexual Imprinting on Opposite-Sex Parents. Proceedings of the Royal Society B.
Godeanu, A. S. (2015). A Psycho-Genealogical Study of Partner Selection. Journal of Experiential Psychotherapy.
Abraham, N., & Torok, M. (1994). The Shell and the Kernel: Renewals of Psychoanalysis. University of Chicago Press.
Busby, D. M., Carroll, J. S., & Willoughby, B. J. (2010). Compatibility or Restraint? The Effects of Sexual Timing on Marriage Relationships. Journal of Family Psychology.
Bühler, J. L., Krauss, S., & Orth, U. (2021). Development of Relationship Satisfaction Across the Life Span: A Systematic Review and Meta-Analysis. Psychological Bulletin.
Simpson, J. A., & Overall, N. C. (2014). Partner Buffering of Attachment Insecurity. Current Directions in Psychological Science.

