Uzun yıllar The New York Times’ta bilim gazeteciliği yapan psikolog Daniel Goleman’ın 1995 yılında yayımladığı kitabı “Duygusal Zeka”, dünya çapında 40 dile çevrilerek zekaya bakış açımızı kökünden değiştirdi. Peki ama bizi geleneksel IQ testlerinin ötesine taşıyan bu kavram bugün hayatımızda ve iş dünyasında nerede duruyor?
Goleman’ın altını net bir şekilde çizdiği üzere, duygusal zeka (EI) IQ’nuzla değil; tamamen kendinizi ve başkalarıyla olan ilişkilerinizi nasıl yönettiğinizle ilgilidir. Bu, farklı bir “zeki olma” biçimidir ve özellikle olağanüstü liderlik ile yüksek performansın en temel anahtarıdır.
Ancak her popüler kavramın başına gelen, duygusal zekanın da başına gelmiş durumda. Goleman, aradan geçen yıllar içinde bu kavramın adeta bir “mini endüstriye” dönüştüğünü ve geçerliliği şüpheli sayısız test ve kursla piyasanın bir nevi kontrolsüz bir “Vahşi Batı” halini aldığını belirtiyor. İnsan Kaynakları departmanlarının ve bireylerin dikkat etmesi gereken en önemli nokta, Goleman’ın bizzat arkasında durduğu ve geçerliliğini onayladığı yalnızca tek bir 360 derece değerlendirme aracı (Duygusal ve Sosyal Yetkinlik Envanteri) olduğudur. Gerçek duygusal zekâ gelişimi; empati, ilham verme ve uyum sağlama (adaptasyon) gibi yıldız çalışanları diğerlerinden ayıran 12 temel yetkinliğin güçlendirilmesine dayanır.
İçinde bulunduğumuz “Yapay Zekâ” (AI) ve makine öğrenimi çağında ise bu insani yetkinlikler her zamankinden çok daha kritik bir role sahip. Goleman, yeni kitabı Optimal‘de, günümüzün en büyük tehlikesi olan tükenmişlik sendromundan (burnout) kaçınarak, içsel kaynaklarımızı yüksek performans ve tatmin sağlayan “optimal” bir duruma geçmek için nasıl kullanabileceğimizi anlatıyor. Salesforce CEO’su Marc Benioff’un da vurguladığı gibi, yapay zeka çağında insanların en iyi yönlerini ortaya çıkaran ve başarıyı tetikleyen bir şirket kültürü inşa etmek için EI kesinlikle vazgeçilmezdir.
Günün sonunda Goleman’ın vizyonu bize çok net bir reçete sunuyor: İnsanlara duygularına zekice uyum sağlamayı ve şefkat çemberlerini genişletmeyi öğreterek, organizasyonları içten dışa dönüştürebilir ve dünyamızda pozitif bir fark yaratabiliriz.
Belki de makinelerin giderek akıllandığı bir dünyada, bizi onlardan ayıracak ve başarılı kılacak yegane gücümüz IQ’muz değil, kendi duygularımızla ve birbirimizle kurduğumuz o derin, zekice bağ olacaktır.

